İnanAmıyorum

İnanAmıyorum
 
Küçükken Birinci Dünya Savaşı’nın, Avusturya veliahtı Franz Ferdinand’ı öldüren bir Sırp milliyetçisi yüzünden çıktığını sanırdım. Öyle öğretilmişti bize... Baltacı Mehmed Paşa’nın Rusya’yı yenmek üzereyken Prut anlaşmasını imzalayarak Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu hazırlamasını, Çariçe Katerina’nın cazibesine mal etmişti ortaokulun ikinci ya da üçüncü sınıfındaki tarih öğretmenimiz... Büyükannem ise, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların altı milyon Yahudi’yi katletmelerini, Hitler’in Yahudiler’den nefret etmesine bağlamıştı. Ona göre Hitler, gençliğini geçirdiği Viyana’da Yahudi “entelijensiyası” tarafından dışlanmasaydı bu katliam gerçekleşmezdi...
 
Bugünlerde yine çocuk muamelesi görmeye başladığım için biraz şaşkınım! Büyüklerim benden, o çok beklenen ve çıkarsa dünyamızın tüm dengelerini değiştirecek olan medeniyetler çatışması’nın, karikatürcüler tarafından çıkarıldığına inanmamı bekliyorlar. Hatta bunu tarihe kaydetmek için harekete bile geçmişler! Gyndendals yayınevi direktörü Peter Moyllerup ilk adımı atmış: “Karikatür krizini unutmamalıyız. Gelecek nesillerin olaylarla ilgili gelişmeleri okuyup ders almaları gerekiyor. Bizim amacımız provokasyon değil, konuya ders kitaplarında yer vererek bundan bir ders çıkarılmasını sağlamak” demiş.*
 
Bütün bu yazılıp çizilenleri okuyup yuttuktan, tartışmaları izledikten sonra, kendimi inanmaya biraz daha hazır hissediyorum ama yine de olmuyor... İnanamıyorum çünkü ben de bir karikatürcüyüm. Yıllardan beri siyasi karikatür çiziyorum ve böyle bir güce sahip olmadığımı biliyorum. Şimdi haklı olarak, “Piyasada ne üstatlar, ne duayenler var, sana mı kalmış savaş çıkartmak!” diyebilirsiniz ama büyük ustalar suçlanmıyor ki... Onlar kendi köşelerine çekilmiş, olan biteni hayret ve endişe içerisinde sus pus seyrediyorlar. Birileri oradan ifade özgürlüğünün önünde engel tanımayız diye haykırıyor, başkaları ise ifade özgürlüğünün de bir sınırı vardır, herşey çizilemez diyerek karşı çıkıyor... Aslında şu anda bir savaş varsa, bu medeniyetler çatışması değil, Birinci Dünya Karikatür Savaşı’dır!
 
Oysa ne umutlarla girmiştik yeni binyıla... 1999 yılına gelindiğinde o kadar iyimserdik ki, “inançlar” konulu bir karikatür sergisi bile düzenlemiştik. Hem de sergi mekânı olarak yapısını aynen koruyan eski bir ibadethaneyi, bir sinagogu seçmiştik. Dünyanın dört bir yanından kendilerini kanıtlamış yüz yirmi karikatür ustasını davet etmiştik sergimize. Üstelik hiç bir sınırlama yoktu. İnanıyorduk ki hemen her inanca mensup yüz yirmi karikatürcü, inanç hakkındaki düşüncelerini, bakış açılarını, kendilerine has mizahi üslup ve grafik anlayışları içerisinde saygılı bir şekilde dile getirebilecekti.
 
Bu beklentimiz boş çıkmadı. İki yüz kadar karikatür içinde bir tek, elimize son anda ulaşan Janusz Kapusta’nın çizimi biraz sorunlu gibiydi. New York Times’ın Polonya asıllı çizeri, dostluk ve barış mesajı içeren son derece iyi niyetli karikatüründe, üç semavi dinin temsilcileri ile Buda’yı bir arada tasvir etmişti. Hazreti Muhammet’in yüzünün çizilmiş olması Ferruh Doğan, Tan Oral, Doğan Hızlan, Ohannes Şaşkal, İrvin Mandel, Marianna Yerasimos, Aykut Köksal ve bendenizden oluşan düzenleme kurulu üyelerini biraz tedirgin etmişti. İsim listesinden açıkça görüldüğü gibi düzenleme kurulunun yapısındaki inanç yelpazesi oldukça genişti.
 
Kapusta’nın karikatürü için bilirkişi olarak başvurduğumuz Turgut Çeviker de aynı endişeyi paylaşınca, çizerle irtibata geçtim. Sergiyi bu değerli karikatür ustasının eserinden mahrum bırakmak istemiyorduk. Ancak iş zordu çünkü Kapusta’nın İngilizcesi benimkinden kötüydü, bir yanlış anlama büyük sorunlara yol açabilirdi. Dahası, yola çıkarken davetli çizerleri kendi oto sansürleriyle baş başa bırakmayı ilke edindiğimizden,  ifade özgürlüğüne her hangi bir sınırlama getirmeye niyetli olmadığımızı davet mektubunda açıkça belirtmiştik.
 
Telefonun karşı ucunda Kapusta son derece şaşkındı: “Ben, bütün dinlerin temsilcilerini, özellikle de Müslümanların peygamberini çok aydınlık bir yüz ifadesiyle çizdim, ama yüzünün görünmesi Müslümanlara karşı saygısızlıksa onu yeniden çizebilirim” diyordu. Buna vakit yoktu, katalog baskıya girmişti bile, en dokunaklı ses tonumla çok üzgün olduğumu ama zaten çok geç kaldığından dolayı karikatürünü sergiye alamayacağımızı belirttim. New York Times’ın çizeri çekinerek beklediğim sert tepkiyi göstermek yerine beni bir anda şaşkına çeviren çözümünü önerdi: “Sana nasıl yapacağını tarif edeyim; karikatürümü rötuşlayabilirsiniz” dedi!”
 
Peki, altı yılda ne değişti? Karikatürcüler mi? Mizah anlayışı mı? Ortam mı?
 
Kanımca değişen bir şey yok, kişiler aynı, anlayış aynı... Evet, arada 11 Eylül oldu, Afganistan – Irak Amerika tarafından işgal edildi falan... Peki, yirminci asır çok mu masumdu? Afganistan, Irak ve sair halklar özgür ve mutlu muydular? Pearl Harbor, Nagazaki, Hiroşima, Auschwitz de mi olmadı? Her şey aniden şimdi mi patladı? ‘Adamın biri’ karikatür çizdi ve ‘medeniyetler çatışması’ başladı, öyle mi?!
 
Bir kuzey ülkesinin tanınmamış on iki çizeri, oturmuşlar bilmedikleri bir dinin, tanımadıkları bir peygamberin karikatürlerini çizmişler... Aslında sıradan bir vakayı adiye durumu! Tarih boyunca, karikatürün karikatür olarak tescil edilmesinden asırlar bile önce, çizimlerle düşmanı tahrik etmek, aşağılamak insanın doğasında vardır. Fransız ihtilalinde, Bolşevik döneminde, Doğu Bloku’nun çöküş sürecinde karikatürün izine hep rastlanır. İletişim geliştikçe karikatür de tıpkı hızla yayılan bir virüs gibi etkin bir şekilde kitlelere ulaşabiliyor. On dokuzuncu yüzyılda tek yapraklı el ilanları ya da duvar afişleri şeklinde kalabalıkların öfkesini tetikleyen karikatür, dergi-gazete baskı ve dağıtım sistemlerinin gelişmesiyle kitlelere çok daha kolay bir şekilde ulaşma yolunu buldu. İkinci Dünya Savaşı öncesi el birliğiyle çizilen Yahudi karşıtı karikatürlerden Alman toplumunun yanı sıra tüm Avrupa’nın etkilenmediğini söylemek mümkün müdür?
 
Kimisi de karikatür sanatı barış aracıdır diyor. Ne yalan! Savaş dönemlerinde çizilen karikatürlere bakın, düşmanı kötülemek adına en aşağılayıcı ve ırkçı esprileri orada bulursunuz. Barış sürecinde bile bu tür kışkırtıcı karikatürler çizilmektedir. Ama bu sözünü ettiğim karikatür propaganda amaçlıdır. İçeriği mizahtan ziyade hakaretle doludur. Çizerinin herhangi sanatsal tasası yoktur. Amaç tahrik ederek kamuoyu oluşturmaktır.
 
Şimdilerde dünyamız artık internet gibi serî bir iletişim aracına sahipken, yukarıda tarif ettiğim karikatürlerin çizilmesini, yayılmasını engellemek mümkün değildir. Bunları çizen karikatürcü kendi değerleriyle baş başadır. İster hakaret eder, ister saygı gösterir... Her ne yaparsa yapsın, çizdiğini tüm dünyaya hızla yayma gücü elinin altındadır, yayımcıya bile gereksinim duymaz...
 
Tan Oral ‘neden’i arayın diyor. Arıyorum Hocam, arıyorum ama aradıkça midem bulanıyor, aklım karışıyor! Danimarka’da çizilen on iki karikatürün Ortadoğu’ya dört ayda ulaşması için ne tür bir internet portalı kullanılmıştır, bulamıyorum. Ekonomik boykot başlamadan önce sessiz sakin oturan dünya karikatürcü örgütlerinin, birden bire kuyruklarına basılmışçasına “ifade özgürlüğümüz elden gidiyor” diye veryansın etmelerinin ardındaki gerçek nedeni de göremiyorum. Yine aynı anda ve eşzamanlı olarak İslam ülkelerinde patlak veren protesto eylemlerinde kullanılan Danimarka bayraklarının nasıl ve nereden temin edildiklerini merak ediyorum. İfade özgürlüğünün sınırları olması gerektiğini savunan özgürlük savaşçılarının sınırlarını çizemiyorum. Büyüklerim basın karikatürü ölmüştür diye her fırsatta fetva verirken, karikatürün bu dehşetengiz dirilişi karşısında kime inanacağımı bilemiyorum! Karikatürcüler arasında ‘Birinci Dünya Karikatür Savaşı’ çıkmış, engel olmak lâzım ama çare bulamıyorum. En mühimi; bazı uzmanlar medeniyetler çatışmasının karikatür yüzünden çıkacağını söylüyor ya, işte buna hiç inanAmıyorum !
 
İzel Rozental, Şubat 2006
 
* Hürriyet Gazetesi, 13.02.06